Geçtiğimiz günlerde Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş'ta yaşanan okul saldırıları hepimizin yüreğini yaktı. Siverek'te gencecik bir insanın elinde tüfekle okula dalması, Kahramanmaraş'ta ise henüz 14 yaşındaki bir ortaokul öğrencisinin babasının silahlarıyla arkadaşlarına ve öğretmenine dehşeti yaşatması... Bunlar kabullenmesi, sindirmesi çok zor olaylar. Hepimiz öfkeliyiz, üzgünüz ve en çok da çocuklarımız için korkuyoruz. Bir çocuğun okula defter, kitap ve kalem yerine silahla gitmesi akıl alır gibi değil; bu korkumuzda ve isyanımızda sonuna kadar haklıyız.
Göz Boyayan Çözümler Bizi Kurtarmaz
Bu tür büyük felaketlerden sonra ilk aklımıza gelen şey, haklı bir refleksle, hemen kapılara daha çok güvenlik koymak oluyor. "Okul girişinde neden dedektör yok?", "Çantalar neden didik didik aranmıyor?" diye soruyoruz. Elbette okullarımızın güvenli olması, kapıda önlem alınması devletin boynunun borcudur ve eksikler hemen giderilmelidir. Ama iğneyi biraz da kendimize batırmalı, gerçeği görmeliyiz.
Sadece kapıya iki güvenlik görevlisi daha dikmek, kanayan çok büyük bir yaraya küçücük bir yara bandı yapıştırmaktan farksızdır. Kahramanmaraş'taki o çocuk okula cephanelik gibi girerken, Şanlıurfa'daki genç saldıracağını günlerce önceden internette ilan ederken mesele sadece "o kapıdan nasıl geçti" meselesi olamaz. O çocuğun aklına o silahı alıp o kapıya dayanma fikri nasıl düştü? Zihninde hangi fırtınalar koptu? Bizim asıl çözmemiz gereken düğüm burası.
Tetiği Çeken Parmaktan Önceki Sebepler
Eğer başka canlar yanmasın, başka ocaklara ateş düşmesin istiyorsak, kolaycı yaklaşımları bir kenara bırakıp "Bu çocuklar nasıl oldu da bu hale geldi?" diye sormak zorundayız.
Öncelikle sormamız gereken şey, bir çocuğun silaha ulaşmasının nasıl bu kadar kolay olabildiğidir. Evde silah varsa, o silahın ve mermilerin bir çocuğun asla ulaşamayacağı kadar güvenli bir yerde saklanması gerekmez mi? Bu ihmaller zincirinin bedelini gencecik canlarla ödüyoruz.
Diğer yandan, çocuklarımızın internette, sosyal medyada ne yaptığına ne kadar hakimiz? Şanlıurfa'daki olayda saldırgan internetten açık açık "geliyorum" demiş. Demek ki çocuklarımızın sanal dünyadaki yalnızlıklarını, öfkelerini, sessiz çığlıklarını biz büyükler ancak silah patlayınca, iş işten geçince duyuyoruz.
Bununla da bitmiyor. Okullardaki zorbalık, arkadaşları tarafından dışlanma, çocukların omuzlarındaki ağır baskılar da devasa yükler. Küçücük bir çocuğu, yıllarca aynı sırayı paylaştığı arkadaşına veya öğretmenine silah çekecek kadar karanlık bir çukura iten şey, çoğu zaman bu yalnızlık, değersizlik hissi ve sevgisizliktir.
Asıl Yapmamız Gerekenler
Artık bu olaylara "olur böyle şeyler" deyip geçemeyiz. Okulları yüksek duvarlı birer cezaevine çevirmeden, asıl sorunu kökünden çözmeliyiz.
Bunun için de ilk iş olarak okullardaki rehberlik öğretmenlerimizin ve psikolojik desteğin tam anlamıyla devreye girmesi gerekiyor. Bu servisler sadece sınav stresinin konuşulduğu yerler olmamalı. Çocukların ruh hali, içine kapanması, öfkesi sürekli takip edilmeli. Eğer bir çocuğun davranışlarında gariplik, aşırı bir öfke veya mutsuzluk varsa; aile ve okul anında el ele verip o çocuğa ulaşmalı, onu uçurumun kenarından almalıdır.
Evinde silah bulunduranlara çok sıkı kurallar ve caydırıcı cezalar gelmeli ki, o silahlar çocukların kolayca erişebileceği yerlerde duramasın. Okulda, mahallede veya internette bir çocuğun şiddete eğilimli olduğunu sezen herkesin, bunu bir vatandaşlık görevi bilip yetkililere ve ailelere bildirmesi şarttır. Ve en önemlisi, okullarımızda çocukların birbirini ezmediği, dışlamadığı, alay etmediği, herkesin kendini güvende ve değerli hissettiği bir ortam yaratmalıyız.
Sözün özü; Ben eğitimci değilim. Ancak Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta yaşadığımız bu büyük acıların faturasını sadece o iki gence kesip "suçlu cezasını çekti" diyerek vicdanımızı rahatlatamayız. O çocukların kalbindeki ve zihnindeki yangını biz büyükler göremedikten sonra, okul kapısına koyacağımız hiçbir güvenlik kamerası bizi kurtaramaz. Geleceğimiz olan evlatlarımızı korumak; etraflarına kalın duvarlar örmekle değil, onların kalplerine ve dertlerine gerçekten dokunabilmekle mümkündür. Ancak o zaman okullarımız korku tüneli değil, güven yuvası olur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İrfan DUNDAR
Geleceğimizi Vuran Kurşunlar
Geçtiğimiz günlerde Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş'ta yaşanan okul saldırıları hepimizin yüreğini yaktı. Siverek'te gencecik bir insanın elinde tüfekle okula dalması, Kahramanmaraş'ta ise henüz 14 yaşındaki bir ortaokul öğrencisinin babasının silahlarıyla arkadaşlarına ve öğretmenine dehşeti yaşatması... Bunlar kabullenmesi, sindirmesi çok zor olaylar. Hepimiz öfkeliyiz, üzgünüz ve en çok da çocuklarımız için korkuyoruz. Bir çocuğun okula defter, kitap ve kalem yerine silahla gitmesi akıl alır gibi değil; bu korkumuzda ve isyanımızda sonuna kadar haklıyız.
Göz Boyayan Çözümler Bizi Kurtarmaz
Bu tür büyük felaketlerden sonra ilk aklımıza gelen şey, haklı bir refleksle, hemen kapılara daha çok güvenlik koymak oluyor. "Okul girişinde neden dedektör yok?", "Çantalar neden didik didik aranmıyor?" diye soruyoruz. Elbette okullarımızın güvenli olması, kapıda önlem alınması devletin boynunun borcudur ve eksikler hemen giderilmelidir. Ama iğneyi biraz da kendimize batırmalı, gerçeği görmeliyiz.
Sadece kapıya iki güvenlik görevlisi daha dikmek, kanayan çok büyük bir yaraya küçücük bir yara bandı yapıştırmaktan farksızdır. Kahramanmaraş'taki o çocuk okula cephanelik gibi girerken, Şanlıurfa'daki genç saldıracağını günlerce önceden internette ilan ederken mesele sadece "o kapıdan nasıl geçti" meselesi olamaz. O çocuğun aklına o silahı alıp o kapıya dayanma fikri nasıl düştü? Zihninde hangi fırtınalar koptu? Bizim asıl çözmemiz gereken düğüm burası.
Tetiği Çeken Parmaktan Önceki Sebepler
Eğer başka canlar yanmasın, başka ocaklara ateş düşmesin istiyorsak, kolaycı yaklaşımları bir kenara bırakıp "Bu çocuklar nasıl oldu da bu hale geldi?" diye sormak zorundayız.
Öncelikle sormamız gereken şey, bir çocuğun silaha ulaşmasının nasıl bu kadar kolay olabildiğidir. Evde silah varsa, o silahın ve mermilerin bir çocuğun asla ulaşamayacağı kadar güvenli bir yerde saklanması gerekmez mi? Bu ihmaller zincirinin bedelini gencecik canlarla ödüyoruz.
Diğer yandan, çocuklarımızın internette, sosyal medyada ne yaptığına ne kadar hakimiz? Şanlıurfa'daki olayda saldırgan internetten açık açık "geliyorum" demiş. Demek ki çocuklarımızın sanal dünyadaki yalnızlıklarını, öfkelerini, sessiz çığlıklarını biz büyükler ancak silah patlayınca, iş işten geçince duyuyoruz.
Bununla da bitmiyor. Okullardaki zorbalık, arkadaşları tarafından dışlanma, çocukların omuzlarındaki ağır baskılar da devasa yükler. Küçücük bir çocuğu, yıllarca aynı sırayı paylaştığı arkadaşına veya öğretmenine silah çekecek kadar karanlık bir çukura iten şey, çoğu zaman bu yalnızlık, değersizlik hissi ve sevgisizliktir.
Asıl Yapmamız Gerekenler
Artık bu olaylara "olur böyle şeyler" deyip geçemeyiz. Okulları yüksek duvarlı birer cezaevine çevirmeden, asıl sorunu kökünden çözmeliyiz.
Bunun için de ilk iş olarak okullardaki rehberlik öğretmenlerimizin ve psikolojik desteğin tam anlamıyla devreye girmesi gerekiyor. Bu servisler sadece sınav stresinin konuşulduğu yerler olmamalı. Çocukların ruh hali, içine kapanması, öfkesi sürekli takip edilmeli. Eğer bir çocuğun davranışlarında gariplik, aşırı bir öfke veya mutsuzluk varsa; aile ve okul anında el ele verip o çocuğa ulaşmalı, onu uçurumun kenarından almalıdır.
Evinde silah bulunduranlara çok sıkı kurallar ve caydırıcı cezalar gelmeli ki, o silahlar çocukların kolayca erişebileceği yerlerde duramasın. Okulda, mahallede veya internette bir çocuğun şiddete eğilimli olduğunu sezen herkesin, bunu bir vatandaşlık görevi bilip yetkililere ve ailelere bildirmesi şarttır. Ve en önemlisi, okullarımızda çocukların birbirini ezmediği, dışlamadığı, alay etmediği, herkesin kendini güvende ve değerli hissettiği bir ortam yaratmalıyız.
Sözün özü; Ben eğitimci değilim. Ancak Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'ta yaşadığımız bu büyük acıların faturasını sadece o iki gence kesip "suçlu cezasını çekti" diyerek vicdanımızı rahatlatamayız. O çocukların kalbindeki ve zihnindeki yangını biz büyükler göremedikten sonra, okul kapısına koyacağımız hiçbir güvenlik kamerası bizi kurtaramaz. Geleceğimiz olan evlatlarımızı korumak; etraflarına kalın duvarlar örmekle değil, onların kalplerine ve dertlerine gerçekten dokunabilmekle mümkündür. Ancak o zaman okullarımız korku tüneli değil, güven yuvası olur.